0x3e266b10
Yazar: admin
TEKNOLOJİNİN MEVZUAT İLE İMTİHANI
TEKNOLOJİNİN MEVZUAT İLE İMTİHANI: SERİ HİBRİT ARAÇLARIN ÖTV POZİSYONU
Otomotiv sektöründeki teknolojik dönüşüm, çevre dostu alternatiflerin piyasadaki payını artırırken, vergi hukukunda da yeni hukuki tartışmaları beraberinde getirmektedir. Bu tartışmaların odağında, hem içten yanmalı hem de elektrikli motora sahip olan hibrit (melez) araçların Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) karşısındaki konumlandırılması yer almaktadır. Geçmiş dönem yargı kararlarına yansıyan düşük vergi avantajlarının yerini alan yeni kademeli vergilendirme rejimi, konunun hukuki öngörülebilirlik ve verginin kanuniliği ilkeleri çerçevesinde yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
1. Hibrit Araçların Vergilendirilmesinde Temel İlke ve Sınıflandırma
Türk vergi yargısının ve idari düzenlemelerin üzerinde uzlaştığı en temel ilke; bir aracın yapısında elektrik motoru barındırmasının, onu tek başına “sadece elektrik motorlu araçlar” kategorisine sokmayacağıdır.
Danıştay 7. Dairesi’nin yerleşik içtihatlarına göre, bir taşıtın elektrik motorunun yanı sıra alternatif bir motor seçeneğine (içten yanmalı motor) daha sahip olması, aracın münhasıran elektrikli araçlara tanınan vergi avantajlarından yararlanmasına engel teşkil eder (Danıştay 7. Daire, E.2025/976, K.2025/2752; E.2025/838, K.2025/2756). Bu doğrultuda bu tür araçlarda vergilendirme rejimi şu esaslara dayanmaktadır:
- Silindir Hacmi Esası: Hibrit araçlarda vergi matrahı ve oranı belirlenirken, elektrikli motor değil, araçta yer alan içten yanmalı motorun silindir hacmi dikkate alınır.
- Teknik Fonksiyonun Önemsizliği: İçten yanmalı motorun doğrudan tekerleklere güç verip vermemesi (yani sistemin seri, paralel veya plug-in hibrit olması) vergilendirme usulünü ve tabi olunan kategoriyi değiştirmemektedir.
2. Uygulanan ÖTV Oranları ve Motor Hacmi Kriteri
Hibrit araçlar, 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na ekli (II) sayılı listenin “Diğerleri” grubu altında sınıflandırılmaktadır. Yargı kararlarına yansıyan somut uyuşmazlıklar ve uygulanan oranlar incelendiğinde net bir tablo ortaya çıkmaktadır:
1600 cm³ ve Altındaki Hibrit Araçlar
Danıştay 7. Dairesi’nin yerleşik kararlarında, örneğin 1497 cm³ silindir hacmine sahip hibrit bir aracın, kanunun ilgili listesindeki “Diğerleri” (Motor silindir hacmi 1600 cm³’ü geçmeyenler) alt başlığında değerlendirilmesi gerektiği ve %80 oranında ÖTV’ye tabi olduğu hükme bağlanmıştır (Danıştay 7. Daire, E.2025/519, K.2025/2754; E.2025/855, K.2025/2755).
Yargının “Kanun Boşluğu” Yaklaşımı: Yüksek mahkeme, 1600 cm³ altındaki hibrit araçlar için özel veya indirimli bir vergi oranının mevzuatta açıkça düzenlenmemiş olmasını bir “hukuki boşluk” olarak görmemektedir. Aksine bu durum, kanun koyucunun bilinçli takdiri ve yasal düzenleme tercihi olarak kabul edilmektedir.
3. Güncel Mevzuatta Vergi Dilimlerinin Dönüşümü: Sadece Elektrikli Araçlar
Vergi politikasında geçmiş yıllarda uygulanan sabit ve sembolik oranlar (örneğin eski kararlarda geçen %10’luk elektrikli araç ÖTV tabanı) tamamen yürürlükten kaldırılmıştır (VDDK, E.2025/20, K.2025/19; Konya BİM 2. VDD, E.2019/1248, K.2020/44) Güncel uygulamada, münhasıran (sadece) elektrik motorlu araçlar için motor gücü ( ) ve vergisiz fiyat (ÖTV matrahı) kriterine dayalı yeni bir kademeli sistem uygulanmaktadır.
Güncel Elektrikli Araç ÖTV Oranları Matrisi
Yeni yasal düzenleme uyarınca taban ÖTV oranı %25’e yükseltilmiş olup güncel baremler şu şekildedir:
- Motor Gücü 160 kW ve Altında Olan Elektrikli Araçlar:
- ÖTV Matrahı (Vergisiz Bedeli) 1.650.000 TL ve altında olanlar: %25 ÖTV
- ÖTV Matrahı (Vergisiz Bedeli) 1.650.000 TL ve üzerinde olanlar: %55 ÖTV
- Motor Gücü 160 kW Üzerinde Olan Elektrikli Araçlar:
-
- ÖTV Matrahı (Vergisiz Bedeli) 1.650.000 TL ve altında olanlar: %65 ÖTV
- ÖTV Matrahı (Vergisiz Bedeli) 1.650.000 TL ve üzerinde olanlar: %75 ÖTV
Kablo ile Şarj Edilebilir (Plug-in) Hibrit İstisnası
Geleneksel (kendi kendini şarj eden) hibrit araçlar %80 vergi diliminde kalmaya devam ederken, çevre politikaları gereği karbon salımı 25 g/km’nin altında ve elektrikli menzili en az 70 km olan şarj edilebilir (Plug-in Hybrid) araçlar için yasaya yeni teşvik oranları eklenmiştir:
- Motor hacmi 1600 cm³’ü geçmeyen ve matrahı 1.350.000 TL’yi aşmayanlar: %30 ÖTV
- Motor hacmi 1600 cm³’ü geçmeyen ve matrahı 1.350.000 TL’yi aşanlar: %60 ÖTV
- Motor hacmi 1600 cm³ ile 1800 cm³ arasında olup matrahı 1.350.000 TL’yi aşmayanlar: %70 ÖTV
4. Hukuki Tartışmalar ve Karşı Görüşler: Kıyas Yasağı ve Kanunilik
Mevcut çoğunluk görüşü hibrit araçları silindir hacmine göre “Diğerleri” kategorisinde vergilendirse de, yargı kararlarında dikkat çekici muhalefet şerhleri (karşı oylar) yer almaktadır.
Danıştay 7. Dairesi bünyesindeki bazı karşı oy gerekçelerinde; hibrit araçların teknik yapısı, çalışma prensipleri ve emisyon avantajlarının kanunda açık, net ve spesifik olarak düzenlenmediği ileri sürülmüştür (Danıştay 7. Daire, E.2025/229, K.2025/2753). Bu teknik farklılığa rağmen, araçların doğrudan genel “Diğerleri” kategorisine dahil edilerek yüksek oranlara tabi tutulmasının, Anayasa’nın 73. maddesinde güvence altına alınan “verginin kanuniliği” ilkesini ve vergi hukukunun en temel direktiflerinden biri olan “kıyas yasağı” kuralını zedeleyebileceği savunulmuştur. Ancak yeni mevzuatın yavaş yavaş “şarj edilebilir hibrit” gibi kavramları kanun metnine eklemesi, bu karşı oylarda belirtilen hukuki belirsizlikleri gelecekte tamamen ortadan kaldırmaya yönelik olumlu adımlardır.
5. Araç Sahipleri ve Alıcıları İçin Yönlendirmeler: Hukuki ve Finansal Yol Haritası
Yargı kararları ve güncel mevzuat ışığında, hibrit veya elektrikli araç almayı planlayan ya da halihazırda almış olan vatandaşların şu pratik adımlara dikkat etmesi gerekir:
Aksesuar Faturalandırmasını Ayırın: Araçla birlikte eş zamanlı kesilen aksesuar faturaları ÖTV matrahına dahil edilmektedir. Aracın matrahını suni olarak yükseltip üst vergi dilimine (%25’ten %55’e veya %30’dan %60’a) girmesini önlemek adına, opsiyonel donanım ve aksesuarları mümkünse araç tescil edildikten sonra bağımsız bir fatura ile satın alın.
Teknik Belge (CoC) Kontrolü Yapın: Şarj edilebilir (Plug-in) hibrit teşvikinden (%30 veya %60 ÖTV) yararlanabilmek için, aracın teknik uygunluk belgesinde karbon salımının 25 g/km’nin altında ve elektrikli menzilinin en az 70 km olduğunu bayiden mutlaka teyit edin. Aksi halde araç doğrudan %80 ÖTV’ye tabi tutulur.
İhtirazi Kayıtla Beyan ve Dava Hakkı: Şahsi veya ticari araç ithalatında gümrük idaresinin doğrudan en yüksek orandan (%80) vergilendirme yapması halinde, gümrük beyannamesine ihtirazi kayıt koyarak 30 gün içinde Vergi Mahkemesinde dava açabilirsiniz. Davada, Danıştay 7. Dairesi’ndeki “kıyas yasağı” ve “verginin kanuniliği” yönündeki güçlü karşı oy gerekçelerini (E.2025/229, K.2025/2753) emsal gösterebilirsiniz.
Tüketici Hakları ve Tazminat: Satış sürecinde bayi tarafından “düşük vergiye tabi” olduğu beyan edilen ancak sonradan yüksek ÖTV uygulandığı anlaşılan araçlar için adli yargıda bayi/üretici aleyhine “ayıplı hizmet ve gizli ayıp” kapsamında maddi tazminat davası açma hakkınız mevcuttur (Yargıtay HGK, E.2018/320, K.2021/1394).
Sonuç: Türk vergi yargısının yerleşik içtihatları, hibrit araç vergilendirilmesinde “teknik karma yapıya” değil, “içten yanmalı motor mevcudiyetine” odaklanmaktadır. Kanun koyucu, elektrikli araçlardaki %10’luk taban vergi oranını kaldırıp alt sınırı %25’e çekerken, hibrit dünyasında sadece “Plug-in” (şarj edilebilir) teknolojisine özel kademeli geçiş hakkı tanımıştır. Mevzuatın gelişim yönü, Danıştay’ın “boşluk yoktur, kanun koyucunun takdiri vardır” yönündeki kararlarını haklı çıkarmakta; vergi idaresinin çevre dostu araçları vergilendirirken matrah ve motor gücü ( ) dengesini daha sıkı gözettiğini ortaya koymaktadır.
Seher DUGAN
Ortaklığın Giderilmesi Davası Nedir?
İzale-i şuyu davası veya ortaklığın giderilmesi davası paylı ya da elbirliği mülkiyetine konu taşınır veya taşınmaz malda ortak mülkiyetin sona erdirilmesini amaçlar. Özellikle hisseli tapularda tarafların birlikte hareket etmekte zorlanması durumunda başvurulan önemli bir hukuki yoldur. Ortaklık Nedir?
Ortaklık, bir mal veya hakkın birden fazla kişiye ait olması durumudur. Bu ortaklığa çeşitli durumlar sebep olmaktadır.
Örneğin:
- Miras kalan evler
- Hisseli arsalar
- Ortak yatırımla alınan taşınmazlar
- Tarım arazileri ortak mülkiyet kapsamında değerlendirilebilir.
Kaç Çeşit Ortaklık Vardır?
Türk Medeni Kanunu kapsamında iki çeşit ortaklık bulunmaktadır.
Paylı Mülkiyet (Hisseli Ortaklık)
Paylı mülkiyet, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 688 ila 700’üncü maddeleri arasında düzenlenmiştir. Paylı mülkiyette her ortağın belirli bir hissesi vardır. Tapuda oranlar açık şekilde belirtilir. Başka bir düzenleme yapılmadıkça hisseler paylı mülkiyette paylar eşit sayılır. Her ortak kendi payı üzerinde belirli haklara ve yükümlülüklere sahiptir ancak taşınmazın tamamı üzerinde tek başına karar veremez. Söz konusu durum Türk Medeni Kanunu madde 688’de düzenlenmiştir. Bu düzenleme “Paylı mülkiyette birden çok kimse, maddî olarak bölünmüş olmayan bir şeyin tamamına belli paylarla maliktir. Başka türlü belirlenmedikçe, paylar eşit sayılır.
Paydaşlardan her biri kendi payı bakımından malik hak ve yükümlülüklerine sahip olur.
Pay devredilebilir, rehnedilebilir ve alacaklılar tarafından haczettirilebilir.” şeklindedir.
Elbirliği Mülkiyeti
Elbirliği mülkiyeti kanun veya kanundan doğan sözleşmeler ile kurulan birlikte mülkiyet hakkına sahip olma durumudur. Bu mülkiyette ortakların belirlenmiş hisseleri bulunmaz. Ortaklar malın tamamına maliktir.
Bu sistemde:
- Tüm ortaklar birlikte hareket eder
- Tek başına işlem yapmak mümkün olmaz
- Pay oranları net şekilde belirlenmez
Özellikle miras kalan taşınmazlarda sık karşılaşılan bir ortaklık türüdür.
Ortaklığın Giderilmesi Davası Nedir?
Ortaklığın giderilmesi davası diğer adıyla izale-i şüyu davası, taşınmaz veya taşınır malda ortak mülkiyet ilişkisinin sona erdirilmesi amacıyla açılan davadır. Tarafların kendi aralarında anlaşamaması durumunda pay sahiplerinden bir ya da birkaçının dava açması ile mahkeme devreye girer ve paylaşım yöntemini belirler. Ortaklardan yalnızca birinin dava açması yeterlidir. Ancak dava açmadan önce davacı tarafın arabuluculuk yoluna başvurması zorunludur. Söz konusu dava çok taraflı bir dava olup sonuçları tüm pay sahipleri için benzer niteliktedir.
Ortaklığın Giderilmesinde Hangi Usul İzlenir?
Mahkeme öncelikle taşınmazın niteliğini ve paylaşım imkanını değerlendirir. Genellikle iki farklı yöntem uygulanır. Bu yöntemler ise Türk Medeni Kanunu madde 699/1’de “Paylaşma, malın aynen bölüşülmesi veya pazarlık ya da artırmayla satılarak bedelinin bölüşülmesi biçiminde gerçekleştirilir.” şeklinde açıklanmıştır:
- Aynen taksim (fiili bölüşüm) ile ortaklığın giderilmesi
- Satış yoluyla ortaklığın giderilmesi
Ortaklığın Giderilmesinde Zorunlu Arabuluculuk
Zorunlu arabuluculuk ortaklığın giderilmesi davasında dava şartıdır. Taraflar mahkemede dava açmadan önce zorunlu arabuluculuk yoluna gitmelidirler yoksa dava usulden reddedilir. Arabuluculuk görüşmeleri esnasında tarafların anlaşması halinde anlaşma belgesi düzenlenir ve malın paylaşılması arabuluculuk anlaşma tutanağında düzenlendiği şekilde ortaklık giderilir.
Aynen Taksim Yoluyla Paylaşım
Aynen taksim şekline paylaşım yapılabilmesi için taraflardan herhangi birisinin talepte bulunması yeterlidir. Bu talepten sonra hakimin aynen taksimin olup olamayacağını araştırır ve uygun düşüyorsa karar verir. Bu durum Türk Medeni Kanunu 299. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme “Paylaşma biçiminde uyuşma sağlanamazsa, paydaşlardan birinin istemi üzerine hâkim, malın aynen bölünerek paylaştırılmasına, bölünen parçaların değerlerinin birbirine denk düşmemesi hâlinde eksik değerdeki parçaya para eklenerek denkleştirme sağlanmasına karar verir. “ şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeyle de anlaşılacağı üzere aynen paylaşma yöntemi talep edilmişse hakim buna uygun düşüyorsa karar verir. Bu durumda her ortağa belirli bölüm tahsis edilir. Eksik kalınması halinde denkleştirme yöntemi ile eksik kısım kapatılır. Ancak taşınmaz bölünmeye uygun değilse satış yöntemi tercih edilir.
Satış Yoluyla Ortaklığın Giderilmesi
Aynen paylaştırılma mümkün olmadığı durumlarda ortaklık satış yöntemi ile giderilir. Mahkeme taşınmazın satışına karar verir ve satış memurluğu veya icra dairesi tarafından satılır. Satış genellikle açık artırma yoluyla yapılır. Paydaşların talep etmesi halinde satış paydaşlar arasında yapılabilir. Elde edilen gelir paydaşlara hisseler oranında paylaştırılır.
Satış sürecinde taşınmazda bulunan bitki ev gibi taşınması mümkün olmayan yapılar da satılır ve taşınmazı satın alan kişinin mülkiyetine geçer. Bu noktada bu bitki ve yapıların bedellerinin tespit edilmesi ve bunu sadece bir veya birkaç kişi taşınmaza eklemişse o kişi veya kişilere oranı ölçüsünde verilmesi gerekmektedir. Bu noktada bu bitki ve ev gibi yapıların bedelinin tespit edilebilmesi için muhdesatın aidiyetinin tespiti davası da açılmalıdır.
Sonuç
Ortaklığın giderilmesi davası (izale-i şuyu davası), ortaklı malların kullanılması, yönetilmesi veya satılması gibi aşamalarda yaşanan anlaşmazlıkların çözümünde önemli bir hukuki yoldur. Ortaklık nedir, kaç çeşit ortaklık vardır, ortaklığın giderilmesinde hangi usul izlenir ve paylaşma nasıl yapılır sorularının yanıtı; malın yapısına ve ortaklık türüne göre değişiklik gösterebilir.
Özellikle uzun süredir devam eden hisseli mülkiyet sorunlarında doğru hukuki adımların atılması büyük önem taşır. Sürecin dikkatli takip edilmesi, usul hatalarının incelenmesi ve paylaşım yöntemlerinin doğru değerlendirilmesi hak kaybını önleyebilir.
Hakaret Suçu ve Cezası Nedir?
Günümüzde sosyal medya, mesajlaşma uygulamaları ve dijital iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte hakaret suçuna ilişkin davalarda ciddi artış yaşanmaktadır. Özellikle internet ortamında yapılan yorumlar, mesajlar veya paylaşımlar birçok kişinin hukuki süreçle karşı karşıya kalmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle “Hakaret nedir?”, “Hakaret suçu nasıl oluşur?”, “Cezası nasıl belirlenir?” ve “Soruşturma ile yargılama aşamaları nasıl yürür?” gibi sorular oldukça sık araştırılır hale gelmiştir.
Hakaret suçu, kişinin onurunu, şerefini ve saygınlığını zedeleyen söz veya davranışları kapsar. Ancak her sert ifade hukuken hakaret sayılmaz. Bir sözün suç oluşturup oluşturmadığı; kullanılan ifadeye, olayın bağlamına ve delillere göre değerlendirilir.
Bu yazıda hakaret suçunun kapsamını, hangi delillerin kullanılabileceğini, soruşturma süreçlerinin nasıl ilerlediğini ve cezanın hangi kriterlere göre belirlendiğini detaylı şekilde ele alacağız.
Hakaret Nedir?
Hakaret, bir kişinin onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek nitelikte somut fiil veya olgu isnat edilmesi ya da sövme şeklindeki ifadelerle kişinin kişilik haklarına saldırılmasıdır. Türk Ceza Kanunu madde 125’te “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.” şeklinde açıklanmıştır.
Türk Ceza Kanunu kapsamında hakaret suçu hem sözlü hem yazılı hem de dijital yollarla işlenebilir.
Hakaret sayılabilecek bazı örnekler şunlardır:
- Küfür içeren ifadeler
- Aşağılayıcı sözler
- Kişinin toplum önünde küçük düşürülmesi
- Sosyal medya üzerinden yapılan hakaret içerikli paylaşımlar
- Mesaj veya e-posta yoluyla gönderilen ağır ithamlar
Ancak her kaba söz otomatik olarak hakaret suçu oluşturmaz. Mahkemeler ifade özgürlüğü ile kişilik hakları arasında denge kurmaya çalışır.
Hakaret Suçu Nasıl Oluşur?
Bir ifadenin hakaret suçu sayılabilmesi için belirli şartların oluşması gerekir.
Kişinin Onur ve Saygınlığını Zedeleme
Hakaret suçunun temel unsuru, mağdurun toplum içindeki itibarını hedef alan bir davranışın bulunmasıdır. TCK madde 125’te bu durum aynen “onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi” diyerek açıklamıştır.
Örneğin:
- Küfür etmek
- Aşağılayıcı lakap takmak
- Kişiyi küçük düşürücü ithamlarda bulunmak
hakaret kapsamında değerlendirilebilir.
Belirli Bir Kişiye Yönelik Olması
Hakaret suçunun oluşabilmesi için sözlerin belirli veya belirlenebilir bir kişiye yönelmiş olması gerekir.
Genel ve soyut ifadeler çoğu zaman suç kapsamında değerlendirilmez.
Kast Unsuru
Hakaret suçunda failin bilinçli hareket etmesi gerekir. Yanlış anlaşılma veya istem dışı kullanılan ifadeler her zaman suç oluşturmayabilir.
Hakaret Cezası Nasıl Belirlenir?
Hakaret cezası belirlenirken olayın niteliği, kullanılan ifadeler ve suçun işleniş şekli dikkate alınır.
Mahkeme şu kriterleri değerlendirir:
- Hakaretin ağırlığı
- Sosyal medya üzerinden yayılıp yayılmadığı
- Kamu görevlisine karşı işlenip işlenmediği
- Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerinden dolayı işlenip işlenmediği
- Mağdur üzerindeki etkisi
Bazı durumlarda ceza artırılabilir. Örneğin kanunda madde 125/4’te “Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.” Diyerek artırılabileceği durum belirtilmiştir.
Sosyal Medyada Hakaret Cezası
Sosyal medya üzerinden yapılan hakaret içerikli paylaşımlar da suç kapsamına girebilir.
Özellikle:
- Herkese açık paylaşımlar
- Yorumlar
- Tweetler
- Hikaye paylaşımları
- Video içerikleri
mahkemeler tarafından delil olarak değerlendirilebilir.
Aleni şekilde işlenen hakaretlerde yukarıda değindiğimiz gibi ceza artırımı gündeme gelebilir.
Kamu Görevlisine Hakaret
Görevi nedeniyle kamu görevlisine karşı yapılan hakaretlerde cezalar daha ağır değerlendirilebilir.
Örneğin:
- Polis memuru
- Hakim
- Savcı
- Öğretmen
- Doktor
gibi kamu görevlilerine görevleri sebebiyle hakaret edilmesi farklı hukuki sonuçlar doğurabilir. Bu durum kanunun 125. maddesinin 3. fıkrasının a bendinde “Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.” Şeklinde açıklanmıştır.
Hakaret Davasında Hangi Deliller Kullanılabilir?
Hakaret suçlarında delil oldukça önemlidir. Çünkü çoğu zaman olay sözlü veya dijital iletişim yoluyla gerçekleşir.
“Hangi deliller kullanılabilir?” sorusu uygulamada en çok araştırılan konular arasındadır.
Mesaj ve WhatsApp Kayıtları
Telefon mesajları, WhatsApp konuşmaları veya diğer mesajlaşma uygulamaları önemli delil niteliği taşıyabilir.
Ancak kayıtların hukuka uygun şekilde elde edilmiş olması gerekir.
Sosyal Medya Ekran Görüntüleri
Instagram, X (Twitter), Facebook veya diğer platformlardaki paylaşımlar delil olarak sunulabilir.
Mümkünse:
- Tarih bilgisi
- Kullanıcı adı
- URL kaydı
saklanmalıdır.
Tanık Beyanları
Hakaretin yüz yüze gerçekleştiği durumlarda tanık anlatımları önemli rol oynayabilir.
Ses ve Görüntü Kayıtları
Bazı durumlarda ses kayıtları delil olarak kullanılabilir. Ancak gizlice yapılan kayıtların hukuki niteliği olayın şartlarına göre değişebilir. Bu nedenle profesyonel hukuki değerlendirme önemlidir.
Hakaret Suçunda Soruşturma Aşamaları Nasıl Yürür?
Türk Ceza Kanunu madde 131/1’e göre “Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikayetine bağlıdır.” Hakaret suçunun soruşturulması için şikayet aranmaktadır.
Şikayet Başvurusu
Mağdur kişi:
- Savcılığa
- Polis merkezine
- Jandarmaya
başvurarak şikayette bulunabilir.
Ancak mağdurun şikayet etmeden önce ölmesi veya ölen kişinin hatırasına karşı hakaret edilmesi halinde Türk Ceza Kanunu 131/2’de “Mağdur, şikayet etmeden önce ölürse, veya suç ölmüş olan kişinin hatırasına karşı işlenmiş ise; ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikayette bulunulabilir.” Sayılmış kişilerin de şikayet edebileceğini ifade etmiştir.
Şikayet sırasında delillerin sunulması süreci hızlandırabilir.
Savcılık İncelemesi
Savcılık şu unsurları değerlendirir:
- Delillerin yeterliliği
- Hakaret unsurunun oluşup oluşmadığı
- Şüphelinin kimliği
- Olayın hukuki niteliği
Yeterli şüphe oluşursa iddianame hazırlanabilir.
Ön Ödeme Süreci
Hakaret suçları çoğu zaman ön ödeme kapsamındadır.
Şüpheli, Cumhuriyet savcılığı tarafından kendisine tebliğ edilen miktarı (yasada belirlenen ceza karşılığı olan miktar ve soruşturma giderlerini) tebligattan itibaren 10 gün içinde devlet hazinesine ödediği takdirde dava açılmaz. Dava açıldıktan sonra ödenirse davanın düşmesine karar verilir. Ancak Kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçu şikayete bağlı değildir. Bu suç tipi ön ödeme prosedürüne tabi değildir ve doğrudan soruşturulur.
Hakaret Davasında Yargılama Aşamaları Nasıl Yürür?
Soruşturma sonrasında dava açılırsa ceza mahkemesinde yargılama süreci başlar.
Delillerin İncelenmesi
Mahkeme:
- Mesaj kayıtlarını
- Tanıkları
- Sosyal medya içeriklerini
- Teknik raporları
inceleyebilir.
Savunma Süreci
Sanığın ifade özgürlüğü kapsamında savunma yapma hakkı vardır.
Bazı durumlarda:
- Hakaret kastı bulunmadığı
- Sözlerin eleştiri niteliğinde olduğu
- Delillerin hukuka aykırı elde edildiği
ileri sürülebilir.
Mahkeme Kararı
Hakim tüm dosyayı değerlendirerek:
- Beraat
- Ceza verilmesi
- Hükmün açıklanmasının geri bırakılması
- Para cezasına çevirme
gibi kararlar verebilir.
Hakaret Davalarında En Sık Yapılan Hatalar
Hakaret davalarında tarafların yaptığı bazı hatalar süreci olumsuz etkileyebilir.
Delilleri Silmek
Mesaj veya paylaşım kayıtlarının silinmesi ispat sürecini zorlaştırabilir.
Hakarete Hakaretle Karşılık Vermek
Türk Ceza Kanun madde 129/3’te “Hakaret suçunun karşılıklı olarak işlenmesi halinde, olayın mahiyetine göre, taraflardan her ikisi veya biri hakkında verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.” Şeklinde açıklanmıştır. Ancak bu durum kesin olmayıp her olay kendi içerisinde değerlendirilir.
Sosyal Medyada Tartışmayı Büyütmek
Hakaret içerikli yorumların yayılması hukuki riskleri artırabilir.
Hakaret Suçunda Zamanaşımı ve Şikayet Süresi
Hakaret suçunda şikayet süresi oldukça önemlidir.
Genellikle mağdurun:
- Hakaret fiilini ve bunu yapan kişiyi öğrendiğinde
- 6 ay içinde
şikayette bulunması gerekir.
Bu süre kaçırılırsa şikayet hakkı kaybedilebilir.
Hakaret Davasının Faydaları Nelerdir?
Hakaret davaları yalnızca ceza amacı taşımaz. Aynı zamanda kişilik haklarının korunmasına yardımcı olur.
Başlıca faydaları şunlardır:
- Kişinin itibarını korur
- Dijital zorbalığın önüne geçebilir
- Hukuki hakların kullanılmasını sağlar
- Sosyal medya kaynaklı mağduriyetleri azaltabilir
- Caydırıcılık oluşturabilir
- Manevi zararların giderilmesine katkı sağlayabilir
Hakaret Suçunda Nasıl Bir Yol İzlenmeli?
Hakaret mağduru olan kişilerin süreci dikkatli yönetmesi önemlidir.
Delilleri Saklayın
Mesajlar, ekran görüntüleri ve tanık bilgileri korunmalıdır.
Süreleri Kaçırmayın
Şikayet süresi geçmeden başvuru yapılmalıdır.
Profesyonel Değerlendirme Alın
Özellikle dijital delillerin hukuka uygun kullanılması açısından uzman görüşü önem taşıyabilir.
Hakaret Suçuyla İlgili Sık Sorulan Sorular
Küfretmek her zaman hakaret sayılır mı?
Çoğu durumda evet. Ancak olayın bağlamı ve kullanılan ifade değerlendirilir.
Sosyal medya yorumu nedeniyle dava açılabilir mi?
Evet. Kamuya açık yorumlar hakaret suçu kapsamında değerlendirilebilir.
Hakaret suçunda hapis cezası olur mu?
Duruma göre adli para cezası veya hapis cezası gündeme gelebilir.
Ekran görüntüsü delil sayılır mı?
Evet. Ancak doğruluğunun desteklenmesi önemlidir.
Hakaret davası ne kadar sürer?
Dosyanın yoğunluğuna ve delillere göre süre değişebilir.
Sonuç
Hakaret suçu ve cezası, kişilik haklarının korunması açısından ceza hukukunda önemli bir yere sahiptir. Hakaret nedir, cezası nasıl belirlenir ve soruşturma ile yargılama aşamaları nasıl yürür sorularının yanıtı; olayın niteliğine, kullanılan ifadelere ve mevcut delillere göre değişiklik gösterebilir.
Özellikle sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte dijital ortamda yapılan paylaşımlar da ciddi hukuki sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle öfkeyle yapılan yorumlar veya düşünmeden paylaşılan ifadeler ileride hukuki süreçlere neden olabilir.
Eğer hakaret suçuyla ilgili bir mağduriyet yaşıyorsanız veya hakkınızda soruşturma yürütülüyorsa, süreci bilinçli şekilde takip etmek ve hukuki haklarınızı doğru değerlendirmek oldukça önemlidir.
Boşanma sürecinin en hassas konularından biri şüphesiz velayet meselesidir. Çünkü burada yalnızca anne ve babanın talepleri değil, doğrudan çocuğun geleceği söz konusudur. Bu nedenle mahkemeler velayet kararını verirken oldukça detaylı bir değerlendirme yapar. Aslında hakimin temel yaklaşımı oldukça nettir: Çocuğun üstün yararı.
Hakim, velayet konusunda karar verirken ebeveynlerin ekonomik durumundan yaşam düzenine, çocukla kurduğu iletişimden psikolojik yeterliliğine kadar birçok unsuru birlikte değerlendirir. Bu yazıda velayet davasında hakimin bakış açısını, velayette kurallar kapsamında hangi kriterlerin öne çıktığını ve sürecin nasıl ilerlediğini detaylı şekilde inceleyeceğiz.
Velayet Nedir?
Velayet; çocuğun bakımını, eğitimini, korunmasını ve temsil edilmesini kapsayan yasal hak ve sorumlulukların bütünüdür. Velayet kararı verilirken temel amaç, çocuğun fiziksel ve duygusal gelişimini en sağlıklı şekilde sürdürebileceği ortamı belirlemektir.
Velayet Hakkında Karar Verilirken Nelere Dikkat Edilir?
Velayet davalarında en çok merak edilen konu budur. Hakim yalnızca anne ya da babanın taleplerine göre değil, somut delillere ve sosyal inceleme raporlarına göre karar verir. Türk Medeni Kanununun 182. Maddesinde velayet ve kişisel ilişki hakkında hakime takdir yetkisi verilmiştir.
1. Çocuğun Üstün Yararı
Velayet davalarının en önemli kriteri çocuğun üstün yararıdır. Hakim için esas mesele, çocuğun hangi ebeveyn yanında daha sağlıklı gelişeceğidir.
Bu değerlendirmede şu unsurlar dikkate alınır:
- Eğitim hayatının düzeni
- Psikolojik güven ortamı
- Sosyal çevrenin korunması
- Fiziksel bakım imkanları
- Duygusal ihtiyaçların karşılanması
Mahkeme, ebeveynlerden birinin maddi olarak daha güçlü olmasını tek başına yeterli görmez. Çocuğun huzuru ve gelişimi her zaman önceliklidir.
2. Çocuğun Yaşı
Hakimin bakış açısı çocuğun yaşına göre değişebilir. Özellikle küçük yaşta çocuklarda anne bakımına duyulan ihtiyaç önemli bir kriter olarak değerlendirilir. Ancak bu durum otomatik olarak velayetin anneye verileceği anlamına gelmez.
Örneğin:
- Bebeklik döneminde anne bakımının önemi daha yüksektir.
- Okul çağındaki çocuklarda eğitim düzeni dikkate alınır.
- Ergenlik döneminde çocuğun kendi görüşü daha fazla önem kazanır.
3. Çocuğun Görüşü
Belirli bir olgunluğa ulaşmış çocukların görüşü mahkeme tarafından dikkate alınabilir. Özellikle çocukların hangi ebeveynle yaşamak istediği önem taşır.
Ancak hakim yalnızca çocuğun beyanına göre karar vermez. Çünkü çocuk, ebeveyn baskısı altında kalmış olabilir. Bu nedenle pedagog ve uzman raporları büyük önem taşır.
4. Ebeveynlerin Psikolojik ve Sosyal Durumu
Velayette kurallar kapsamında ebeveynlerin ruhsal ve sosyal yeterliliği ciddi şekilde incelenir.
Hakim şu sorulara yanıt arar:
- Çocuğa güvenli ortam sağlayabiliyor mu?
- Öfke kontrolü var mı?
- Şiddet geçmişi bulunuyor mu?
- Alkol veya madde bağımlılığı mevcut mu?
- Çocuğun ihtiyaçlarına karşı ilgili mi?
Eğer ebeveynlerden biri çocuğun gelişimini olumsuz etkileyebilecek davranışlar sergiliyorsa, bu durum velayet kararını doğrudan etkileyebilir.
5. Ekonomik Durum
Toplumda yaygın bir yanlış inanış vardır: Maddi durumu iyi olan taraf velayeti alır. Oysa uygulamada durum bu kadar basit değildir.
Hakim ekonomik koşulları değerlendirir ancak tek kriter olarak görmez. Çünkü önemli olan yalnızca gelir düzeyi değil, çocuğun ihtiyaçlarının sürdürülebilir şekilde karşılanabilmesidir.
Örneğin:
- Düzenli gelir
- Yaşam standardı
- Barınma koşulları
- Eğitim imkanları
gibi unsurlar değerlendirmeye alınır.
6. Ebeveynin Çocukla İlgilenme Düzeyi
Hakimin bakış açısından ebeveynin çocukla kurduğu bağ oldukça önemlidir.
Şu durumlar incelenebilir:
- Günlük bakım kim tarafından sağlanıyor?
- Okul süreçleriyle kim ilgileniyor?
- Sağlık kontrollerine kim götürüyor?
- Çocukla kaliteli zaman geçiriliyor mu?
Mahkeme, çocuğun alıştığı düzenin mümkün olduğunca korunmasına dikkat eder.
7. Sosyal İnceleme Raporu
Velayet davalarında uzman pedagog, psikolog veya sosyal çalışmacı tarafından hazırlanan sosyal inceleme raporu kritik öneme sahiptir.
Bu raporda:
- Evin fiziksel koşulları
- Çocuğun ebeveynle ilişkisi
- Psikolojik gözlemler
- Çocuğun davranışları
- Aile ortamı
gibi detaylar yer alır.
Hakim karar verirken bu raporlardan ciddi ölçüde yararlanır.
Velayette Kurallar Nelerdir?
Velayet konusunda mahkemelerin dikkat ettiği bazı temel kurallar vardır. Bu kurallar hem çocuğun korunması hem de ebeveyn haklarının dengelenmesi açısından önemlidir.
Çocuğun Menfaati Önceliklidir
Mahkeme hiçbir zaman ebeveynlerden birini ödüllendirme veya cezalandırma amacı taşımaz. Esas amaç çocuğun yararıdır.
Velayet Sonradan Değişebilir
Velayet kararı kesin ve değiştirilemez değildir. Eğer şartlar değişirse yeniden dava açılabilir.
Örneğin: TMK’nın 324. maddesinin 3. fıkrasında “Velayet kendisine bırakılan ana veya baba, kişisel ilişki düzenlemesinin gereklerini yerine getirmezse çocuğun menfaatine aykırı olmamak kaydıyla velayet değiştirilebilir. Bu husus kişisel ilişki kurulmasına dair kararda taraflara ihtar edilir.” şeklinde düzenlenmiştir.
Velayet Davasında Dikkat Edilmesi Gerekenler
Velayet sürecinde ebeveynlerin yaptığı bazı hatalar davayı olumsuz etkileyebilir.
Çocuğu Taraflaştırmayın
Çocuğu anne-baba çatışmasının merkezine koymak mahkeme tarafından olumsuz değerlendirilir.
Gerçek Dışı İddialardan Kaçının
Kanıtlanamayan suçlamalar güven kaybına neden olabilir.
Çocuğun Düzenini Korumaya Çalışın
Mahkemeler istikrarlı yaşam düzenine önem verir. Bu nedenle okul, sosyal çevre ve günlük rutinlerin korunması avantaj sağlayabilir.
Velayet Süreci Nasıl İşler?
Dava Açılması
Velayet talebi boşanma davasıyla birlikte veya ayrı dava şeklinde açılabilir.
Delillerin Sunulması
Taraflar:
- Tanık
- Mesaj kayıtları
- Sosyal inceleme raporları
- Sağlık belgeleri
- Eğitim kayıtları
gibi delilleri mahkemeye sunabilir.
Uzman İncelemesi
Mahkeme çoğu zaman pedagog veya sosyal hizmet uzmanından rapor ister.
Velayet Davasında Sık Sorulan Sorular
Çalışmayan anne velayet alabilir mi?
Evet. Düzenli gelir tek başına belirleyici değildir. Çocuğun bakımını sağlama kapasitesi daha önemlidir.
Baba hangi durumlarda velayeti alır?
Eğer baba çocuğun gelişimi için daha uygun koşullar sunuyorsa mahkeme velayeti babaya verebilir.
Çocuk istediği ebeveynde kalabilir mi?
Çocuğun görüşü dikkate alınır ancak tek başına belirleyici olmaz.
Aldatma velayet kararını etkiler mi?
Tek başına aldatma doğrudan velayet kaybına neden olmaz. Ancak çocuğun gelişimini olumsuz etkileyen durumlar varsa değerlendirilir. Mahkeme, velayetin kime verileceğine karar verirken eşlerin sadakatsizlik durumunu değil, “Çocuğun Üstün Yararı” ilkesini esas alır.
Sonuç
Velayet davalarında hakimin temel amacı anne ya da babayı haklı çıkarmak değil, çocuğun geleceğini korumaktır. Bu nedenle velayet hakkında karar verilirken nelere dikkat edilir sorusunun cevabı büyük ölçüde “çocuğun üstün yararı” etrafında şekillenir.
Hakimin bakış açısı; çocuğun güvenliği, psikolojik gelişimi, eğitim düzeni ve ebeveynlerin sorumluluk bilinci üzerine kuruludur. Bu süreçte sakin, tutarlı ve çocuk odaklı hareket etmek büyük önem taşır.
Eğer siz de velayet süreciyle ilgili detaylı bilgi almak veya hukuki haklarınızı öğrenmek istiyorsanız, tarafımızla iletişime geçebilirsiniz.
İrtifak Hakları
İrtifak Hakları
Ayni haklar, eşyaya bağlı olan haklara verilen genel addır ve iki ana başlığa ayrılmaktadır. İlki mülkiyet hakkıdır, ki bu hak sahibine kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkilerinin tamamını bahşetmektedir. Ayni hakların en kapsamlı yetki veren hakkı mülkiyet hakkıdır. İkincisi ise irtifak haklarıdır. İrtifak hakkı ise bir eşya üzerinde hak sahibine kullanma ve yararlanma ile ilgili yetkilerin bir bölümünü veya tümünü sağlayan ya da malikin mülkiyetle ilgili yetkilerin bazılarının kullanmasını hak sahibine yasaklayan sınırlı bir ayni haktır. İrtifak hakkı, hakka konu teşkil eden eşya ile alakalı yararlanma ve/veya kullanmaya ilişkin yetkilerden tamamını ya da bir kısmını içerebilir, tasarruf yetkisi ise irtifak haklarında bulunmamaktadır. Yani irtifak hakkı sahibi bu hakka konu taşınmazda belli yetkilere sahip olsa da taşınmaz üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi bulunmamaktadır.
İrtifak hakkının konusu kural olarak taşınmaz eşyadır. Tapu kütüğüne kayıtlı bağımsız ve sürekli haklar üzerinde de irtifak hakkı kurulabilir. İrtifak haklarında sınırlı sayı ilkesi geçerlidir. Ayrıca irtifak hakları üç başlık altında incelenmektedir.
- Şahsa Bağlı İrtifaklar; Lehine tesis edilen kişi ile var olabilen, el değiştiremeyen, miras yoluyla intikal etmeyen, devre de konu olmayan irtifak haklarıdır. Söz konusu hakkın sahibi hayatı boyunca ya da belirlenen süre zarfında hakkını kullanmaya devam eder. Genel anlamda iki ana irtifak hakkı vardır bilinen; İntifa Hakkı ve Oturma(sükna) Hakkı.
- İntifa Hakkı; Sahibine kullanma, yararlanma, bulundurma, yönetme haklarını veren en geniş yetkileri veren irtifak hakkıdır(TMK md.803). Aksine hüküm bulunmuyorsa bu hakka sahip olan kişi tasarruf yetkisini kullanarak hakkın kullanımını devretmeye de ehildir(TMK md. 806). Bu hak taşınırlarda zilyetlik devri suretiyle; taşınmazlarda tapu siciline tescille; haklarda alacağın temliki ile; malvarlığında ise malvarlığı içerisinde bulunan malın cinsine göre tesis edilir. İntifaya konu olan şey tüketilebilen bir şey ise mülkiyette hakla geçmekte ve mislen karşılığı verilmesi gerekmektedir. İntifa hakkının tesis edilmesi sebepleri; intifa hakkının sözleşmeyle kurulması, İntifa hakkının tek taraflı hukuki işlemle kurulması, kanuni intifa hakkı olmak üzere üç şekildedir. Sona ermesi ise; intifaya konu şeyin tamamen yok, yasal intifa hakkı sebebinin ortadan kalkması, hak sahibinin vazgeçmesi, taşınmazlarda sicilin terkini suretiyle, hakkının süresinin dolması yada intifa hakkı tanınan kişinin ölümü ile gerçekleşmektedir. Ayrıca intifa hakkı her ne kadar sahibine en geniş yetkileri bahşetse de intifa hakkı tesis eden taşınmazın maliki çıplak mülkiyet hakkını her daim devredebilecektir. TMK md. 797 hükmü uyarınca tüzel kişiler lehine intifa hakkı en fazla 100 yıllığına tesis edilebilmektedir.
- Oturma Hakkı; tesis edildiği kişiye bir binada veya onun bir bölümünden konut olarak yararlanma yetkisi veren haktır (TMK md. 823/1). Oturma hakkı, şahsa sıkı sıkıya bağlı olması sebebiyle kiraya verilemez. İş yeri olacak şekilde bu hak kullanılamaz.
- Eşyaya Bağlı (Taşınmaz Lehine) İrtifak Hakları; sadece bir taşınmaz üzerinde ve başka bir taşınmazın lehine kurulabilen bir haktır. Hak sahipliği için ilgili taşınmazın mülkiyetiyle bir bağ oluşturması gerekli olup hak sahipliği faydalanılan taşınmazın mülkiyeti ile devredilebilir. Bunun yanı sıra eşyaya bağlı irtifakın yalnız başına el değiştirmesi söz konusu değildir. Eşyaya bağlı irtifak, bölünmez bir haktır ve yüklü taşınmazın tümünü yük altına sokar. Paylı mülkiyete tabi bir taşınmazın herhangi bir payı üzerinde bir taşınmaz irtifakı kurulamaz.
Taşınmaz lehine irtifak hakkı, bir taşınmaz üzerinde diğer bir taşınmaz lehine konulmuş bir yük olup, yüklü taşınmazın malikini mülkiyet hakkının sağladığı bazı yetkileri kullanmaktan kaçınmaya veya yararlanan taşınmaz malikinin yüklü taşınmazı belirli şekilde kullanmasına katlanmaya mecbur kılar. Yapma borçları, irtifaka başlı başına konu olamaz; ona ancak yan edim olarak bağlanabilir(TMK md.779)
Taşınmaz lehine irtifak hakkı tesis edilebilmesi için bu hakkın tapu kütüğüne şerhi gereklidir. Hakkın sona ermesi için de yüklü taşınmazın yok olması yahut taşınmaz sicilinden terkini gereklidir. Lehine irtifak kurulan taşınmaz için bu hakkın sağladığı hiç bir yarar kalmamışsa yüklü taşınmaz maliki bu hakkın terkinini isteyebilecektir(TMK md. 785/II).
- Karmaşık İrtifak Hakları; Karmaşık irtifak hakları, şahsa bağlı yahut eşyaya bağlı yani tercihe bağlı şekilde, aksi kararlaştırılmadıkça devredilebilir şekilde tesis edilebilir niteliğe haizdir. Bu özelliği içerisinde bulunduran çokça irtifak hakkı tesis edilebilmekte olsa da en bilinen dört karmaşık irtifak hakkı aşağıdaki gibidir.
- Üst Hakkı; kanun koyucu tarafından TMK m. 826: “Bir taşınmaz maliki, üçüncü kişi lehine arazisinin altında veya üstünde yapı yapmak veya mevcut bir yapıyı muhafaza etmek yetkisi veren bir irtifak hakkı kurabilir. Aksi kararlaştırılmış olmadıkça bu hak, devredilebilir ve mirasçılara geçer. Üst hakkı, bağımsız ve sürekli nitelikte ise üst hakkı sahibinin istemi üzerine tapu kütüğüne taşınmaz olarak kaydedilebilir. En az otuz yıl için kurulan üst hakkı, sürekli niteliktedir.” şeklinde açıklanmıştır. Bu irtifak hakkı, aksi kararlaştırmadıkça devredilebilen ve mirasçılara geçebilen bir haktır. Yine Türk Medeni Kanunu’nun “Madde 726– Bir kimse kendi arazisindeki yapıda başkasının malzemesini ya da başkasının arazisindeki yapıda kendisinin veya bir başkasının malzemesini kullanırsa, bu malzeme arazinin bütünleyici parçası olur. “ hükmü gereği bir arazide üst hakkı sahibi olan kişi, bu irtifak hakkının konusunu oluşturan yapının malikidir.
- Kaynak Hakkı; doğal veya yapay yollarla komşu taşınmazdan çıkan suyun kendi arazisinden geçebilmesine ilişkin irtifak hakkıdır. Bu hak arazinin suyunun alınmasına ve akıtılmasına katlanma yükümlülüğü doğurmaktadır. Ayrıca mirasçılara geçebilir, devredilebilir niteliktedir, ancak aksinin kararlaştırılması mümkündür.
- Geçit Hakkı; Türk Medeni Kanununda kanun koyucu md.747 hükmünde “Taşınmazından genel yola çıkmak için yeterli geçidi bulunmayan malik, tam bir bedel karşılığında bir geçit hakkı tanınmasını komşularından isteyebilir. Bu hak, ilk önce kendisinden bu geçidin istenmesi önceki mülkiyet ve yol durumuna göre en uygun düşen komşuya karşı ve daha sonra bundan en az zarar görecek olana karşı kullanılır. Zorunlu geçit iki tarafın menfaati gözetilerek belirlenir.” şeklinde temel olarak düzenlenmiştir. Genel yola çıkmak için bir başka taşınmazı kullanma zorunluluğu bulunan yararına düzenlenmiş bir haktır. Eğer bu hak tarafların anlaşması ile tesis edilemezse yola çıkmak için geçit hakkına ihtiyaç duyan taraf dava yoluyla hakimden bu hakkın tesisini talep edebilmektedir. Ayrıca genel yola çıkmak için tesis edilen bu hakkın kullanılmasına gerek kalmamışsa yani önceden genel yola direkt ulaşım imkanı bulunmayan taşınmazın artık genel yola ulaşımı varsa geçit hakkının artık hukuki yararından bahsedilemeyecektir. Geçit hakkı tesis eden taşınmaz maliki, hukuki yararın bulunmadığından bahisle bu hakkın terkinini talep edebilecektir.
- Mecra Hakkı; su, gaz, elektrik ve benzerlerinin borular sistemi ile bir taşınmazdan geçirilmesi hakkını ifade etmektedir. TMK m. 727 gereği bu borular sistemi dışarıdan görünüyorsa noterce düzenlenecek sözleşme ile, görünmüyorsa tapu kütüğüne tescil suretiyle tesis edilmektedir.
Simsarlık
SİMSARLIK SÖZLEŞMESİ
Sözleşme ilişkisine girmek isteyen tarafların birbirlerini bulmaları, çeşitli sebeplerden dolayı güçlük arz edebilmektedir. Bu güçlüğü ortadan kaldırmak, sözleşme yapmak isteyen kişileri bir araya getirmek, sözleşmenin yapılabilmesi için uygun bir ortam hazırlamak üzere simsar diğer adıyla tellal denilen aracıdan yararlanılır. TBK da düzenlenen bu tacir yardımcısı için TBK simsarlık hükümleri uygulanmakta olup, eksik hususlar için vekalet sözleşmesi hükümlerine gidilmektedir. Sözleşmenin tarafları simsar ve iş sahibi iken unsurları; bağımsızlık, geçicilik, yazılı şekil, aracılık ve ücrettir. Simsarlığa ilişkin yasal düzenleme ise TBK md. 520 “Simsarlık sözleşmesi, simsarın taraflar arasında bir sözleşme kurulması imkânının hazırlanmasını veya kurulmasına aracılık etmeyi üstlendiği ve bu sözleşmenin kurulması hâlinde ücrete hak kazandığı sözleşmedir. Simsarlık sözleşmesine, kural olarak vekâlete ilişkin hükümler uygulanır. Taşınmazlar konusundaki simsarlık sözleşmesi, yazılı şekilde yapılmadıkça geçerli olmaz.”
- Ücrete Hak Kazanma;
TBK md. 521 “ Simsar, ancak yaptığı faaliyet sonucunda sözleşme kurulursa ücrete hak kazanır. Simsarın faaliyeti sonucunda kurulan sözleşme geciktirici koşula bağlanmışsa ücret, koşulun gerçekleşmesi hâlinde ödenir. Simsarlık sözleşmesinde simsarın yapacağı giderlerin kendisine ödeneceği kararlaştırılmışsa, simsarın faaliyeti sözleşmenin kurulmasıyla sonuçlanmamış olsa bile giderleri ödenir.” şeklinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere simsar her halükarda yaptığı harcamaları simsarlığını üstlendiği kişiden talep edebilecektir. Tam ücrete hak kazanması ise tarafları bir araya getirip sözleşme kurulması halinde söz konusu olacaktır.
Ayrıca ücret belirlemesi serbestçe yapılabilecek olup belirlenmemişse tarifeye göre tarife yoksa teamüle göre belirlenmelidir(TBK md. 522)
- Taşınmaz Simsarlığı;
Taşınmaz simsarlığı, bir taşınmazın üzerinde ayni veya şahsi bir hakkın kurulması amacıyla gerçekleştirilen aracılık faaliyetidir. Taşınmaz tellallığına da esas itibari ile TBK’nın simsarlığa ilişkin hükümleri uygulanacaktır. Bu konuda ayrıca çıkartılmış bir “Mecburi Standartlar Tebliği” de bulunmaktadır. Taşınmaz simsarlığı emlakçı gibi konut satma kiralama konusunda malik ile satın alacak veya kiralayacak kişiyi bir araya getiren kişidir.
Taşınmaz simsarı da ücret karşılığında bir taşınmaz üzerinde ayni veya şahsi bir hakkın kurulması imkanını hazırlamak veya bu sözleşmenin kurulmasına aracılık etmek üzere yazılı bir sözleşme ile görevlendirilen kişidir.
Buradan hareketle taşınmazın satımı, kiralanması, alım-satım vaatleri, taşınmaz karşılık gösterilerek ödünç alınması, arsa karşılığı inşaat yapılması, taşınmaz trampası, taşınmaz üzerinde irtifak, sükna, sulama, geçit hakkı sözleşmelerinin kurulması, taşınmazın sermaye olarak konulduğu ticaret şirketi kurulması, taşınmaz üzerinde ipotek tesisi, alım, geri alım, önalım gibi eşyaya bağlı borç doğuran sözleşmelere aracılık edilmesi durumunda tellallık sözleşmesinin yazılı olarak yapılması gereklidir.
- Taşınmaz Simsarlığında Simsarın(Emlakçının) Ücrette Hak Kazanabileceği Diğer Haller;
Taşınmaz kiralama veya satışlarında emlakçıların başına çokça genel durumlardan biri de emlakçı aracılığı ile bulunan evin emlakçı ile görüşmeyen eş üzerinden direkt malikten kiralanması veya satın alınması halidir. Yani emlakçının/ simsarın ücretinden kurtulmaya çalışılmasıdır. Ancak bu konuda çokça yargı kararı mevcuttur. Yargıtay içtihatlarında, taşınmazı simsar aracılığı ile gören alıcının yada kiracının şahsı, eşi, ortağı, idaresindeki şirket kan ve sıhri hısımları vs. sözleşme tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde satın alınması kiralanması halinde simsara taahhüt edilen aracılık bedeline hak kazanılacağı vurgulanmaktadır.
“…Davacı tellalın sözleşmede yazılı taşınmazı göstermesinden sonra davacının davaya konu taşınmazı malikinden tapuda satın aldığı ihtilafsızdır. Davalı taraf, davacı ile olan akdi ilişkiyi sonlandırmadan taşınmazı satın almıştır. Tellallık sözleşmesinde alıcının gördüğü gayrimenkulleri şahsı, ortağı veya idarecisi bulunduğu şirket, kan ve sihri hısımları vs, sözleşme tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde satın alması halinde satış bedeli üzerinden %3 komisyon + KDV komisyon bedeli ödeyeceğinin kararlaştırıldığı da anlaşılmakla, sözleşmenin bu hükmü tarafları bağlar. Davacının dayandığı sözleşme B.K.404. maddesindeki şartlara uygun geçerli bir tellallık sözleşmesi olup, tellal B.K.405/1. maddesi hükmüne göre ücrete hak kazanmıştır.…” (Yarg. 13. HD 2011/4554 E. 2011/11163 K. 06/07/2011 T)
“…tellallık sözleşmesi, tellal ile bu sözleşmeyi imzalayan kişi arasında hak ve borç doğuran bir sözleşme ise de, kira sözleşmesinin tellallık ücret sözleşmesini imzalayan davalının eşi ile yapıldığı, davalı ile taşınmazı kiralayan kişinin aynı soyadı taşıdığı ve tellallık ücret sözleşmesinin yukarıda bahsedilen 5. madde hükmü dikkate alındığında, davacı emlakçının bulduğu taşınmazı davalının eşinin kiraladığını da gözetilerek, mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanlış gerekçeler ile davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir(Yargıtay 3. HD’nin 29.11.2005 tarihli 2005/11697 E., 2005/12907 K sayılı içtihadında;)”
Önalım Davası
ÖNALIM DAVASI
Yasal Önalım Hakkı (şufa hakkı); taşınmaz paydaşının taşınmazdaki payını üçüncü bir kişiye devretmesi halinde önalım hakkı sahibine tek taraflı irade beyanı ile satışa konu payı satın alma yetkisi veren haktır. Önalım hakkı sahibi bu hakkını dava yolu ile kullanabilmektedir. Önalım hakkının yasal dayanakları ise Türk Medeni Kanunu’nda md. 732 ve devamı maddelerde düzenlenmiştir; “Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler”.
Ve bu hak, TMK md. 734 hükmüne uygun şekilde payı alan kişiye karşı dava açmak suretiyle kullanılmalıdır; “Önalım hakkı, alıcıya karşı dava açılarak kullanılır. Önalım hakkı sahibi, adına payın tesciline karar verilmeden önce, satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerini, hâkim tarafından belirlenen süre içinde hâkimin belirleyeceği yere nakden yatırmakla yükümlüdür. ”
Önalım Hakkının kullanılabilmesinin şartları üç ana başlığa ayrılmaktadır; paylı mülkiyete tabi bir taşınmazın bulunması, önalım hakkı sahibinin söz konusu taşınmazda paylı malik olması, paylı taşınmazın paydaşlar dışında üçüncü kişiye satılması.
Önalım Davasında; birden fazla paydaşın önalım hakkını kullanması halinde ise şufa hakkından eşit olarak yararlanırlar. Ayrıca bu hakkı kullanmak isteyen paydaşlar, ayrı ayrı dava açabilecekleri gibi birlikte de dava açmaya ehillerdir. Yargıtayın, ayrı ayrı açılan davaların birleştirilmesinde de usul ekonomisi bakımından yarar bulunduğunu belirten içtihatları mevcuttur.
“Paylı mülkiyet şeklinde tapuya kayıtlı bir taşınmazın paydaşlarından birinin payının tamamını ya da bir kısmını üçüncü bir şahsa satması halinde satıcı dışında kalan diğer paydaşların ayrı ayrı dava açmalarında kanuni bir engel yoktur. Bütün paydaşların birlikte dava açması da mümkündür. Ayrı açılan davaların birleştirilmesinde yarar vardır. Paydaşların birlikte açtıkları davanın yargılaması sonunda dava kabul edilirse pay iptal edilerek pay nispetleri ne olursa olsun eşit olarak davalılar adına tescile karar verilir. Eşit oranda tescil 11.06.1946 gün ve 5/18 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı gereğidir. Paydaşlardan birisinin davasından vazgeçmesi halinde ona isabet eden miktar davalı üzerinde bırakılmaz. Bu miktarın dahi davayı yürüten paydaşlar adına tescile karar verilir (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi – Karar : 2016/3313).”
Önalım Hakkını kullanımına dair iki hak düşürücü süre öngörülmüştür: İlkinde, satışın bildiriminden itibaren 3 ay içerisinde açılmalıdır. Şufa hakkı (önalım hakkı) sahibi paydaşlara gayrimenkulün alıcısı tarafından satış noter aracılığıyla bildirilmişse, satışın bildirilmesinden itibaren 3 ay içerisinde şufa davasının açılması gerekir. İkincisinde ise; her halükarda satıştan itibaren 2 yıl içerisinde önalım hakkı dava yoluyla kullanılmalıdır. Şufa hakkı sahibi paydaşlara satış noter vasıtasıyla bildirilmemişse her halde satış tarihinden itibaren 2 yıl içerisinde şufa davasının açılması gerekir. Şufa davasında ispat yükü ise önalım hakkını iddia eden davacıdadır.
Yetki Ve Görevli Mahkeme;
Şufa davasında yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi; görevli mahkeme ise “Asliye Hukuk Mahkemesi”dir. Önalım hakkı sahibi, adına tesciline karar verilmeden önce, satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerini, hakim tarafından belirlenen süre içerisinde hakimin belirleyeceği yere nakden yatırmakla yükümlüdür. Yargıtay’ın Haziran 1951 tarihli ve 13/5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereği, önalım bedelinin en geç yargılamanın sonuna kadar depo edilmesi gereklidir.
Önalım Hakkının Kullanılamayacağı Haller İse Aşağıda Yer Verdiğimiz Gibidir;
- İcra maarifetiyle satışta,
- Bağış, trampa, taşınmaz satış vaadi gibi hallerde,
- Ölüme bağlı tasarruf yapılmışsa,
- Önalım hakkından feragat edilmişse,
- Paydaşlar arasında fiili taksim gerçekleşmişse,
- Taşınırlarda,
- Pay, bir şirkete sermaye olarak konmuşsa,
- Bağımsız bölüm yahut kat irtifakı payının satımı halinde,
- Elbirliği mülkiyet mevcutsa
- Tüm paydaşlar üçüncü bir kişiye paylarını devrederse önalım hakkı kullanılamayacaktır.
Sözleşmeye Dayalı Şufa Hakkı;
TMK md.735 hükmü; “ Tapu kütüğüne şerh verilen sözleşmeden doğan önalım hakkı, şerhte belirtilen sürede ve belirtilen koşullara göre her malike karşı kullanılabilir. Kütükte koşullar belirtilmemişse taşınmazın üçüncü kişiye satışındaki koşullar esas alınır. Şerhin etkisi her durumda, şerhin verildiği tarihin üzerinden on yıl geçmekle sona erer. Yasal önalım hakkının kullanılmasına ve vazgeçmeye ilişkin hükümler sözleşmeden doğan önalım hakkında da uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir. İlgili kanun maddesi uyarınca taşınmazlar açısından malik ile önalım hakkı tesis edilen kişi arasındaki anlaşma, şartları ile birlikte tapuya şerh edilmesi suretiyle sözleşmeye dayalı şufa hakkı kullanılabilecektir. Bu yolla kurulacak önalım hakkı en fazla şerh tarihinden itibaren on yıl için geçerli olacaktır.
Aşağıdaki kararda yazılı şekilde yapılmış ve tapu kütüğünde beyanlar hanesine şerh verilmiş önalım hakkının geçerliliğine vurgu yapılmıştır;
“Davacı ve davalıya pay satan dava dışı kişiler arasında 16.10.2009 tarihinde düzenlenen miras taksim sözleşmesinde yer verilen, “işbu miras taksim sözleşmesindeki mirasçı taraflar kendi hisselerine düşen payı bir başkasına satmak isterse iyi niyet gereği öncelikle diğer mirasçılara satın alma teklifini yapmakla yükümlüdür” ifadesiyle sözleşmeye dayalı önalım hakkı düzenlenmiştir. Yazılı şekilde yapılmış bu önalım sözleşmesi geçerli olup, tarafları bağlar; bu hak, tapunun beyanlar hanesine tescil edildiğinden, üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir. Bu durumda davacının, davaya konu payın davalıya satılması sebebiyle sözleşmeden kaynaklanan şufa hakkını kullanmasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu – Esas No: 2013/494, Karar No: 2014/153, Tarih: 26.02.2014).”
Kiracının Tahliyesi
Kira İlişkisi;
Kira sözleşmesi, bir taşınmazın (ev, iş yeri vb.) belirli bir süre için kullanım hakkının, belirli bir bedel karşılığında kiracıya verilmesi anlaşmasıdır. Şekle tabi olmadan sözlü olarak da kurulabilse de ispat hukuku açısından genellikle yazılı olarak kurulmaktadır. Bu ilişkide, kira ilişkisine konu olan şeye kiralanan; mülkiyet hakkı sahibine kiralayan; kullanma hakkına belli ücret karşılığında sahip olana kiracı denmektedir. Yapılan sözleşme taraflar açısından çeşitli sebeplerle sona erdirilmek istenebilir. Kanun koyucu, bu gibi halleri öngörmüş ve tarafların mağduriyetini engellemek için belli başlı haller ve şartlarda kira ilişkisinin sonlandırılabilmesini sağlayan hükümlere yer vermiştir. Yapılan sözleşme taraflar açısından çeşitli sebeplerle sona erdirilmek istenebilir. Kanun koyucu, bu gibi halleri öngörmüş ve tarafların mağduriyetini engellemek için belli başlı haller ve şartlarda kira ilişkisinin sonlandırılabilmesini sağlayan hükümlere yer vermiştir.
Kiracının Tahliyesi;
Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşme, iki tarafın anlaşması yani ikale sözleşmesi ile sona erebileceği gibi bildirim yoluyla veya dava yoluyla da sona erebilir. İşbu husustaki yasal düzenlemeler, 6098 Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 347 ve devamı maddelerinde ve 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun’da yer almakta olup yasal olarak öngörülen sürelere ve koşullara uymak şartı ile kiracı tahliye edilebilmektedir.
Kiracıyı Evden Çıkarma Yolları;
Kiracı, herhangi bir tahliye nedeni söz konusu olduğunda Kanun’un öngördüğü usule göre dava açılmak suretiyle yahut tahliye talepli icra takibi ile evden çıkartılması mümkündür. Hangi durumlarda kiracı tahliyesinin mümkün olduğu, 6098 sayılı TBK hükümlerinde düzenlenmiştir.
Kiracıyı evden çıkarma yolları aşağıdaki gibidir:
- 10 yılık kiracının tahliyesi(bildirim suretiyle).
- İhtiyaç nedeni ile kiracının tahliyesi.
- Yeni ev sahibinin ihtiyacı nedeniyle tahliye.
- Yeniden inşa ve imar nedeniyle.
- Yazılı tahliye taahhütnamesi ile kiracı tahliyesi.
- Kirayı ödemeyen kiracının tahliyesi.
- Kiracı veya eşinin aynı ilçede konutunun bulunması sebebiyle.
Bildirim Yoluyla Kiracının Tahliyesi;
Bu yolla yapılacak tahliyenin en önemli özelliği tarafların herhangi bir gerekçe göstermeden kira sözleşmesini feshedebilmesidir. Ayrıca fesih bildiriminin geçerli olması yazılı şekilde yapılmasına bağlıdır. Kira sözleşmesinin belirli bir süre için kurulması ile belirsiz bir süre için kurulması halinde bazı farklılıklar mevcuttur. 10 yıllık kiracı, Kanun’da öngörülen zaman aralıklarında ihtar çekip ardından tahliye davası açarak çıkarılır. İhtar prosedürü, sözleşmenin belirli veya belirsiz süreli olmasına göre değişmektedir. 10 yıllık kiracının kira sözleşmesi,
- Belirli süreli ise: sözleşmede belirlenen süre dolmalı ve bunu takip eden 10 yıl da dolmalıdır. Sonraki yıllarda, kira yılının bitiminden en az 3 ay önce kiracıya ihtar çekerek dönem sonunda tahliye davası açılarak kiracı çıkarılabilir.
- Belirsiz süreli ise: 10 yıllık kiracının kira sözleşmesi kira sözleşmesi kira ilişkisinin başlamasından itibaren 10 yıl geçmiş olmalıdır. Bunu takip eden her 6 ay bir kira dönemi sayılacaktır. 6 aylık kira döneminin bitiminden en az 3 ay önce kiracıya ihtar çekilmesi suretiyle dönem sonunda tahliye davası açılarak kiracı çıkarılabilir. 10 yıllık kiracıya gönderilmesi gereken ihtarnamede, durum açık bir şekilde belirtilmeli ve tahliye talep edilmelidir. Görüldüğü üzere, 10 yıllık kiracının tahliyesinde sözleşmenin belirli veya belirsiz süreli yapılmasına bağlı olarak sonraki süreçler de farklılaşmaktadır.
- Fesih Bildirimi için; herhangi bir gerekçe gösterilmesi gerekmez. Ancak fesih bildirimi mutlak suretle yazılı yapılmalıdır, aksi taktirde kabul görmeyecektir. Fesih bildirimi sonrası kiracı, taşınmazı tahliye etmezse icra takibi suretiyle tahliye sağlanması mümkündür.
Dava Yoluyla Tahliye;
TBK m. 350 ve devamındaki maddelerde düzenlenen şartların sağlanmasıyla dava yoluna başvurularak da tahliye sağlamak mümkündür.
- Kiraya Verenin Konut/ İşyeri İhtiyacı İle Tahliye;
Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) m.350’de düzenlenen kiraya verenin kendisinin veya bazı yakınlarının konut veya işyeri ihtiyacı nedeniyle kiracıya karşı tahliye davası açılması mümkündür. İhtiyaç iddiasına dayalı davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Devamlılık arz etmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez.
“Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir. Yargılama devam ederken kiralananın ihtiyaçlı tarafından satılması nazara alındığında ihtiyaç iddiasının gerçek ve samimi olduğu kabul edilemez (Y3HD-K.2019/4734).”
Türk Borçlar Kanunu’nun 350. maddesinin 1. fıkrası gereğince konut ve çatılı işyerlerinin tahliyesi için ikinci sebep kiraya verenin işyerine ihtiyaç duymasıdır.
Bu ihtiyacın ciddiyetinin ve elzem nitelik taşıdığının yine açılacak olan dava ispat edilmesi ve yargılama sonuna kadar bu ihtiyacın hasıl olması gereklidir.
- Yeni Malik İhtiyacı Nedeniyle Tahliye;
Kanun koyucu, TBK md. 351 hükmünde “Kiralananı sonradan edinen kişi, onu kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, kira sözleşmesini altı ay sonra açacağı bir davayla sona erdirebilir. Kiralananı sonradan edinen kişi, dilerse gereksinim sebebiyle sözleşmeyi sona erdirme hakkını, sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açacağı dava yoluyla da kullanabilir.” açıkça belirtmiştir. Bu madde uyarınca kiralanmış olan bir konut veya işyerini yeni devralan malik, kendisi, eşi altsoyu veya kanun gereği bakma yükümlü olduğu kişilerin kullanımı/ ihtiyacı nedeniyle tahliye talep etme hakkına sahiptir.
İhtiyaç Nedeniyle Tahliyede Bildirim Süresi;
Türk Borçlar Kanununun 350/1. maddesi hükmüne (Gereksinim, Yeniden İnşa ve İmar) göre ihtiyaç iddiasına dayalı olarak açılacak tahliye davalarının belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde bu kanunun 328. maddesinde fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açılması gerekmektedir. Türk Borçlar Kanununun 353. maddesi uyarınca kiraya veren, daha önce veya en geç davanın açılması için öngörülen sürede dava açacağını kiracıya yazılı olarak bildirmişse dava, bildirimi takip eden uzayan bir kira yılı sonuna kadar açılabilir. Dava açma süresi kamu düzenine ilişkin olup, davalı ileri sürmese bile mahkemece kendiliğinden göz önünde bulundurulması gerekir.
6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 328. maddesinde yer alan düzenlemeye göre ise; belirsiz süreli kira sözleşmelerinde taraflardan her biri, daha uzun bir fesih bildirim süresi veya başka bir fesih dönemi kararlaştırılmış olmadıkça, yasal fesih dönemlerine ve fesih bildirim sürelerine uyarak sözleşmeyi feshedebilir. Sözleşmede veya kanunda belirtilen fesih dönemine veya bildirim süresine uyulmamışsa, bildirim bir sonraki fesih dönemi için geçerli olur.
- Yazılı Tahliye Taahhüdü Nedeniyle Tahliye;
Kiraya verenin konut ve çatılı işyerine ilişkin kira sözleşmesini sona erdirebileceği hallerden birisi kiracının yazılı tahliye taahhütnamesi vermiş olmasıdır.
Kanun koyucu TBK md. 352/1 hükmünde “Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir.” şeklinde belirtmiştir. Burada dikkat çeken kısım kiralananın teslim edilmesinden sonra tahliyenin taahhüt edilmiş olmasıdır. Yani kanun koyucu, kira sözleşmesiyle yahut sözleşme tarihine çok yakın olacak şekilde kiracının tahliye taahhüdü vermesinin kabul edilmeyeceği vurgulamaktadır.
Yazılı tahliye taahhütnamesi verilmesi, kiraya verene sebep göstermeksizin ve tazminat ödemeksizin tahliye etme imkânı sağlayacağından, kiracının kendine kanun tarafından tanınan korumadan vazgeçmesi anlamı taşır.
Şartları ise aşağıdaki gibidir;
- Kiracı tarafından verilmiş olmalıdır.
- Yazılı olmalıdır.
- Kiralananın teslimi sonrası verilmelidir.
- Tahliye tarihi belirli olmalıdır.
Yazılı tahliye taahhüdü ile tahliyede diğer sebeplerden farklı olarak icrada takip başlatılması suretiyle de tahliye sağlamak mümkündür. Yapılan icra takibine (örnek 14), kiracı tarafından 7 günlük süre içerisinde itiraz edilmesi halinde imzaya itiraz yok ise veya tahliye taahhüdü noter tarafından düzenlenmiş ise icra hukuk mahkemesinde altı aylık süre içerisinde itirazın kaldırılması ve tahliye davası açılabilir. Kiralayan dilerse bir yıllık süre içinde sulh hukuk mahkemesinde itirazın iptali ve tahliye davası açabilir.
- Yeniden İnşa-Onarım Nedeniyle Tahliye;
TBK md. 350 maddesinin 2. fıkrası gereğince konut ve çatılı işyerlerinin tahliyesi için bir diğer sebep kiralanan taşınmazın inşa ve imar edilmesidir. Taşınmazın yeniden inşa ve imar amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi veya değiştirilmesi gerekli ve bu işler sırasında kullanımı imkansız ise kira sözleşmesi feshedilebilecektir.
Bu tahliye sebebine dayanılabilmesi için;
- inşa ve imarın esaslı olması
- inşa sırasında kullanımının mümkün olmaması gerekmektedir.
Bu şartların sağlanması halinde belirli süreli kira ilişkilerinde sözleşme sona erdiğinde, belirsiz süreli sözleşmelerde ise fesih dönemi ve bildirim sürelerine uyularak 1 ay içerisinde tahliye davası açılabilmesi mümkündür.
- Aynı İlçe Veya Belde Sınırlarında Kiracının Veya Eşinin Konutunun Bulunması;
Kiracının veya birlikte yaşadığı eşinin ‘’aynı ilçe veya belde belediye sınırları içinde olma’’, ‘’kira sözleşmesinin kurulması sırasında bunu bilmeme’’ ve ‘’sözleşmenin bitiminden başlayarak bir ay içinde sona erdirme’’ şartlarının aynı anda olması durumunda kiraya veren sözleşmeyi dava yoluyla sona erdirebilir. Kiracının gerçek bir ev ihtiyacı olmamasına rağmen aynı ilçe sınırları içerisinde başkaca evi bulunduğu halde başkasına ait konutta daha uygun bedelle yararlanmasının önüne geçilmesi TBK Madde 352/3 hükmünde amaçlanmıştır.
Şartları ise şu şekildedir;
- Kiralananın konut niteliğine haiz olması.
- Kiracı veya eşinin konutunun bulunması,
- Konutun aynı ilçe veya belde de yer alması.
- Konutun oturmaya elverişli, kiralanan ile aynı minvalde olması.
- Kiraya verenin sözleşme esnasında bu kiracıya ait konuttan haberdar olmaması.
- Kira Bedelinin Ödenmemesi Nedeniyle Tahliye;
Türk Borçlar Kanunu’nun 352/2 hükmü uyarınca konut ve çatılı işyeri tahliyesi için diğer bir sebep de kira bedelinin ödenmemesi nedeniyle kiraya verenin iki haklı ihtarı sonucunda tahliyesinin talep edilmesidir. Kiracı kural olarak kira bedelini tam ve süresinde ödemekle yükümlüdür. Şayet kiracı kira bedelini ödemeyi geciktirmiş veya hiç ödememişse kiraya veren kiracısına yazılı olarak ihtarda bulunup akabinde tahliye talepli dava açabilecektir. Üç hal mevcuttur:
- Bir yıldan kısaysa; ve bu sürede iki haklı ihtarda bulunulmuş ise kira süresinin sonundan başlayarak 1 ay içerisinde dava açılabilecektir.
- Bir yıl süreliyse; ve bu sürede iki haklı ihtarda bulunulmuşsa kira sözleşmesinin sonundan başlayarak 1 ay içerisinde dava açılması ile mümkündür.
- Bir yıldan uzunsa; ve bu sürede iki haklı ihtarda bulunulmuş ise ihtarların yapıldığı yılın bitiminden başlayarak 1 ay içerisinde dava açılarak tahliye sağlanabilecektir.
Tahliye davalarında görevli ve yetkili mahkeme;
Tahliye davası kiracının kiralananı boşaltmadığı ve kira borcunu ödemediği durumlarda başvurulan bir hukuk yoludur. Tahliye davası açılacağı zaman kiralayanın yasada yer verilen haklı nedenlere dayanması gerekir.
Kanun genel olarak kiracının haklarını korumaya eğilimlidir. Bununla birlikte mal sahibinin de sahip olduğu haklar çeşitli şekillerde güvence altına alınır. Bu tür bir dava açılacağı zaman Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurulması gerekir. Taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi de yetkili mahkemedir. Ama bu mahkeme kesin yetkili mahkeme değildir. Dolayısıyla dava, davalının yerleşim yeri veya sözleşmenin ifa edileceği yerdeki sulh hukuk mahkemesinde de açılabilir.
Tahliye Davaları Kim Tarafından Açılabilir?
Kiracı için kanunlar üzerinden yasal bir sürecin başlatılması, mülkün boşaltılması ve aynı zamanda borcunun ödenmesi durumunda açılmaktadır. Bu davayı direkt mülk sahibi, mülk sahibin eşi, altsoyu, üstsoyu ve velayet verdiği kişi açabilmektedir. Tahliye davasının payı ve elbirliği mülkiyeti sahiplerinin de bu süreçte dava açma hakkı bulunmakta, ancak herkesin aynı dava için dilekçe vermesi gerekmektedir. Örneğin bir ev iki kişinin üzerineyse, bu iki kişinin de dava başlatmakta gönüllü olması gerekmektedir.
Tahliye Davası Harcın Belirlenmesi Ve Miktarı Nedir?
Tahliye davası açılması T.C Yargıtay 6. Hukuk dairesi üzerinden 2015/ 9126 kanun kararına göre harçlar kanunu uygulaması üzerinden açılmaktadır. Kanun gereğince, davayı açanın 1 yıllık kira bedeli üzerinden harç ödemesi uygun görülmektedir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesinde suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (kara para aklama) suçu düzenlenmiştir. Maddenin ilk fıkrasında suçun tanımına dokunulmaksızın, ceza miktarı 2009 yılında yapılan değişiklikle artırılmış ve yine maddeye aynı değişiklikle ikinci fıkra olarak suçun konusunu oluşturan malvarlığı değerini kabul suçu eklenmiştir.
“Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” başlıklı TCK m.282/1’e göre, “Alt sınırı altı ay veya daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini, yurt dışına çıkaran veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek veya meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla, çeşitli işlemlere tabi tutan kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır”.
Hükümde ve gerekçesinde; suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerine meşruiyet görüntüsü verilerek iktisadi sisteme sokulmasının, bu yolla suç işlemenin menfaat elde etme açısından cazip bir yol olarak görülmesinin önüne geçilmesi amaçlanarak, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin yurtdışına çıkarılması veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru yolla elde edildiği hususunda kanaat oluşturmak amacıyla işlemlere tabi tutulması suç sayılmış, karşılığında hapis ve adli para cezaları öngörülmüştür.
Hükmün gerekçesinin ikinci paragrafında; suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunun konusunu, bir başka suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin oluşturduğu, bu malvarlığı değerlerinin elde edildiği suçun türünün ve mahiyetinin önemli olmadığı, alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren herhangi bir suçtan kaynaklanan, yani elde edilen malvarlığı değerlerinin aklama suçunun konusu olabileceği, bir başka ifadeyle önemli olanın, aklama suçunun konusunu oluşturan iktisadi değerlerin, başka bir suçun işlenmesinden veya bu suç nedeniyle elde edilmesinin yeterli olacağı, aklama suçunun serbest ve seçimlik hareketler yoluyla işlenebileceği, malvarlığı değerinin yurtdışına çıkarılmasında serbest hareketin, yurtiçinde ise bunun gayri meşru kaynağının gizlenmesinin ve meşru yolla elde edildiği hususunda kanaat uyandırmak amacıyla çeşitli işlem ve tasarruflara tabi tutulmasının yeterli olduğu, bu suçun işlenmesinde aklama, yani suç işleme kastının yeterli olacağı ifade edilmiştir.
Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunda; madde metni ile gerekçesinden de anlaşılacağı şekilde bir öncül suç olması zorunluluğunda tartışma bulunmadığı, başka türlü, yani öncül suç olmaksızın kara para aklama suçunun işlenemeyeceği, yalnızca öncül suç bakımından hapis cezası alt sınırının belirtildiği, bu sınır esas alınmak suretiyle işlenen tüm suçlardan veya bu suçlar dolayısıyla elde edilen her türlü malvarlığının TCK m.282/1 kapsamına gireceği, ortada bir öncül suç olmaksızın kara para aklama suçundan da bahsedilemeyeceği, kanun koyucunun kara para aklamayı bağlı olduğu veya elde edildiği ana/öncül suçtan kopardığı, ayrı tanımladığı, öncül suç olmaksızın kara para aklama suçu işlenemeyeceğinden, burada aklama suçu yönünden ön şart kabul edildiği anlaşılan öncül suçun varlığının ne zaman kabul edilerek, kara para aklama suçundan dolayı soruşturma ve kovuşturma başlayacağının tespitinin önemli olduğu, nitekim kara para aklama suçunun soruşturmasında uzmanlaşmış, özel savcılık birimlerinin oluşturulduğu ve adliyelerde bulunan bazı Cumhuriyet savcıları yönünden görev paylaşımına gidilip, çıkar amaçlı suç örgütünden, bu örgütün faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlardan ve diğer suçlardan ayrılmak suretiyle kara para aklama suçlarının müstakilen soruşturulduğu, bu suç yönünden delillerin toplanıp değerlendirildiği, Mali Suçlar Araştırma Kurulu’ndan rapor alındığı, teknik konularda bilirkişi raporlarının hazırlandığı, kara para aklama suçunun bağlı olduğu suçtan ayrıca soruşturulup kovuşturmaya konu edildiği anlaşılmaktadır.
Uygulamada; suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunun da öncül suç ve suçlarla birlikte soruşturmaya konu edilip değerlendirildiği, soruşturmanın eşzamanlı yürütüldüğü, bu konuda uzmanlaşma yönteminin izlenmediği, öncül suçun işlenip işlenmediğine bakılmaksızın bazen kara para aklama dosyasının tefrikle ayrılıp ayrı soruşturma numarasına kaydedildiği ve bazen de iddianamenin düzenlenip suçla ilgili olarak da bağlı olduğu öncül suçun görüleceği davaya yönelik iddianamenin düzenlendiği, böylece kanun koyucunun “kanunilik” prensibi ve İspat Hukuku ile suçsuzluk/masumiyet karinesi kapsamında uygun görmeyip öncül suça bağlamak suretiyle ayrıca düzenlediği kara para aklama suçundan dolayı CMK m.160/1 uyarınca basit şüphe ile başlatılan soruşturmanın, yalnızca işlenip işlenmediği belli olmayan ve açılan kamu davası sonucunda belli olacak öncül suçun, CMK m.170/2 uyarınca kara para aklama suçunun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturduğundan bahisle iddianamenin düzenlendiği, bununla birlikte suçsuzluk/masumiyet karinesini sonlandıran ve bir öncül suçun gerçekleştiğini ortaya koyan kimisine göre iddianame kabulü, kimisine göre ilk derece mahkemesinin kararı ve kimisine göre de öncül suçtan kesinleşmiş mahkeme kararı beklenmeksizin kara para aklama suçu yönünden soruşturma ve kovuşturmanın açıldığı, bu kabulün ise aynen TCK m.215’de tanımlanan suçu ve suçluyu övme suçu bakımından aranan kesinleşme şartı gibi kara para aklama suçunda da hukuki sorunlara yol açtığı, yine uygulamada Cumhuriyet savcıları arasından kara para aklama suçunda gidilen uzmanlaşmaya göre, suç veya terör örgütü ile örgütün faaliyeti suçlarından veya iktisadi suçlardan soruşturma yürüten Cumhuriyet savcılarının otomatik olarak kara para aklama suçu yönünden tefrik kararıyla aynı adliyede bulunan kara para aklama suçunu soruşturmakla görevli Cumhuriyet savcısına veya fezleke veya yetkisizlikle bir başka adliyede bulunan Cumhuriyet savcısına soruşturma dosyasını gönderdiği, ancak bu konuda sorunlar yaşandığı, kara para aklama dosyasına bakan savcının en azından öncül suçla ilgili düzenlenmiş ve kabul edilmiş bir iddianamenin veya ilk derece mahkemesinin veya mahkumiyetle sonuçlanmış kesinleşmiş öncül suçla ilgili kararı aradığı, ancak bundan sonra TCK m.282’de unsuları tanımlanan suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunun unsurlarının ve delillerini soruşturmaya konu edilip araştırılabileceği sorunları ile karşılaşıldığı görülmektedir.
Kanaatimizce; suçtan kaynaklanan malvarlığı değerleri aklama suçundan bahsedilebilmesi için, en az TCK m.282/1’de öngörülen bir öncül suçun varlığı gerekir. Ancak bir öncül suçun varlığından sonra Cumhuriyet savcısının kara para aklama suçundan dolayı soruşturmaya başlayabilmesi, delil araştırabilmesi, suçun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığını inceleyebilmesi, hesapları denetleyebilmesi ve şüpheli gördüğü kişileri suçlayabilmesi mümkündür. Sadece bir suç örgütünün varlığı, örgüt amaç suç olarak kara para aklamak için kurulmadıkça ve bu kapsamda soruşturma yürütülmedikçe, öncül suçtan elde edilmiş veya öncül suç dolayısıyla kazanılmış malvarlığı değerlerinden bahsedilebilmesi için, öncelikle bu öncül suçun varlığının tespiti gerekir. Hatta kara para aklamak için kurulduğu, yürütüldüğü ve faaliyette bulunduğu söylenen çıkar amaçlı suç örgütleri bakımından, sadece örgütün varlığı değil, akladığı iddia edilen öncül suçların tespitinde lüzum bulunmaktadır. Elbette TCK m.220/1’de, suça konu olabilecek faaliyetlerde bulunmasalar bile, ceza kanunlarının suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kurulması veya yönetilmesi suç sayılmıştır. Her ne kadar Ceza Hukukunun fikri alana müdahalesine karşı olsak da, kanun koyucu suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu yönünden geniş ceza sorumluluğunu kabul etmiştir. Bununla birlikte, bu örgütün kara para aklama faaliyetlerinde bulunduğuna dair iddiaların değerlendirilebilmesi için, elbette ortada öncül suçların varlığı veya bu suçlar dolayısıyla elde edilmiş malvarlığı değerlerinin bulunması gerekir, aksi halde öncül suçtan bahsedilemeyen yerde kara para aklama suçunun işlendiği iddiası da gündeme gelmez.
Öncül suçtan soruşturma açılması, otomatik olarak kara para aklama suçu nedeniyle soruşturma başlatılmasını, uzmanlaşma kapsamında dosyanın aynı adliyede tefrikle veya fezleke veya yetkisizlikle bir başka adliyede bulunan savcıya gönderilmesini haklı kılmaz.
Bir görüşe göre; öncül suçtan ve bu suçtan elde edildiği veya bu suç dolayısıyla kazanıldığı ileri sürülen malvarlığı değerleri varsa ve bu değerlerin aklandığı ileri sürülmekte ise, öncül suç yönünden düzenlenmiş ve mahkemece kabul edilmiş bir iddianamenin varlığı gerekir. Ancak bu andan itibaren kara para aklama suçunu soruşturacak Cumhuriyet savcısının öncül suçla ilgili deliller üzerinden soruşturma açması kara para aklama suçu ve faillerini araştırması gündeme gelebilir. Ortada öncül suç veya suçlar yönünden hazırlanmış ve kabul edilmiş iddianame olmadıkça, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçundan dava açılamaz. Bu düşünceye göre; öncül suç yönünden düzenlenen iddianame, kara para aklama suçu ile ilgili olarak CMK m.160/1 kapsamında soruşturma başlatılabilmesi için yeterli görülmeli, CMK m.170 ve m.174’e uygun iddianame düzenlenmesinde de yeterli şüphe sebeplerinden birisi sayılmalı, ancak öncül suçun iddianamesi tek başına kara para aklama suçundan kamu davası açılması amacıyla iddianame düzenlenmesi için yeterli görülmemeli, bu suçun soruşturması, şüphelisi veya şüphelileri, suçun unsurları ve delilleri yönünden ayrıca soruşturulmalıdır. Cumhuriyet savıcısı yapacağı soruşturmada topladığı delillerle; kara para aklama suçunda yeterli şüpheye ulaşmışsa, kamu davası açmak için iddianamesini düzenler.
İkinci görüşe göre; TCK m.282/1 kapsamında soruşturma açılabilmesi için öncül suç yönünden bir iddianame düzenlenip kabul edilmesi yeterli olmayıp, en azından öncül suçun işlendiğini gösteren ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararının varlığı aranmalı ve bundan sonra kara para aklama suçundan dolayı soruşturma başlatılmalıdır. Kara para aklama suçundan soruşturma açılabilmesi için; öncül suçtan soruşturmaya başlanması yeterli olamayacağı gibi, öncül suç hakkında iddianame düzenlenmesi de yeterli olmayacaktır. İlk derece mahkemesinin öncül suçun varlığını tespit eden kararıyla birlikte kara para aklama suçundan soruşturmaya başlanması için dosyanın ilgili Cumhuriyet savcısına iletilmesi gerekir. Bu görüş; yeterli şüpheyi tespit ederek düzenlenen iddianameyi değil, mahkumiyet kararı kesinleşmese bile en azından öncül suç yönünden bir mahkeme kararının varlığını aramaktadır.
Üçüncü görüşe göre ise; öncül suçtan soruşturmaya başlanması, bu suç yönünden iddianamenin düzenlenmesi ve kabul edilmesi, hatta ilk derece mahkemesinde mahkumiyet kararı verilmesi, kara para aklama suçundan dolayı soruşturmaya başlanması, iddianame düzenlenmesi ve kamu davası açılması için yeterli görülemez. Kanun koyucu TCK m.282/1’de kara para aklama suçu yönünden öncül suçun varlığını zorunlu görmüştür. Esas itibariyle aklama suçunun doğasında öncül suç vardır. Öncül suçun varlığı mahkemenin kesinleşmiş kararı ile tespit edilmedikçe failin kara para aklama suçundan suçlanabilmesi hukuka uygun değildir.
Kanaatimizce ideal olan; iddianame düzenlenip kabul edilmesinde, kovuşturmaya geçilmesinde ve mahkumiyet kararının verilmesinde, öncül suç yönünden kesinleşmiş bir kararın varlığı aranması, bu andan itibaren kara para aklama suçunun unsurlarının ve delillerinin araştırılıp şüpheliler ve sanıklar yönünden sonuca gidilmesidir. Katı bir düşünce yapısına göre, öncül suçun varlığı kesinleşmiş ceza mahkemesi kararıyla tespit edilmeden, bu suçtan elde edildiği veya bu suç dolayısıyla kazanıldığı ileri sürülen malvarlığı değerlerini aklamaktan soruşturma ve kovuşturma yapılarak, sanık veya sanıklar hakkında mahkumiyet kararı verilmesi doğru değildir.
Bizce; kara para aklama suçundan soruşturmanın başlayabilmesi için, en azından ortada öncül suçtan usulüne uygun hazırlanmış ve mahkemece kabul edilmiş bir iddianamenin kabulü gerekir. Kara para aklama suçundan mahkumiyet kararı verilebilmesi için ise, elbette öncül suç veya suçlardan verilmiş mahkumiyet kararlarının kesinleşmesi aranır ki, ancak bu andan sonra bu suç veya suçlardan elde edilmiş veya bu suç veya suçlar dolayısıyla kazanılmış malvarlığı değerlerinin olup olmadığı ve sorumluları hakkında açılan kamu davalarının sonuçlandırılması, kara para aklama suçunun varlığı tespit edilmişse de sanıklar hakkında mahkumiyet kararlarının verilmesi gündeme gelebilir. Ancak öncül suç yoksa, bu suçun unsurlarının oluşmadığı, işlenmediği, öncül suçun kanuni tanımının olmadığı, iddianın şüpheden ibaret kaldığı, takip şartlarının oluşmaması veya zamanaşımı sebebiyle düşme kararının verildiği durumlarda kara para aklama suçunda müsadereye tabi eşya dışında mahkumiyet kararı veya aleyhe karar verilemez. Kara para aklama suçundan görülen davada durma kararı verilmişse de bu kararın gereğinin yerine getirilmesi ve durma sebebinin ortadan kalkması gerekir.